Ali 25 Yaşındaydı. Çevresi onu dinsiz olarak bilirdi. Ateist olmak onun için bir farkındalıktı. Çünkü o herkes gibi düşünmüyordu. Böylece kendini de diğer insanlardan üstün görüyordu. Ali’ye göre din bir afyon, ve Allah’a inananlar da ancak örümcek beyinli, sığ düşünen insanlardı.
Evet öyleydi, çünkü köyde okula gitmemiş bir çoban da Allah’a inanıyor, namazını kılıyor, orucunu tutuyor ama hiç düşünmüyor, sorgulamıyordu. Kendisi ise özel öğretmenlerden dersler almış, yüzlerce kitap okumuş ve kendini geliştirmişti. Bu kadar basit olmamalıydı her şey. O böyle düşünüyordu.
Ali, Allah’a inanmıyordu ama, yatağa girip başını yastığa koyduğu her gün bir soru tüm bedenini sarsmaya yetiyordu. Bu soru bedenini öyle bir sarsıyordu ki, artık rüyaları bile kabusa dönmüştü:
“Ya Allah varsa?”
Ali, günlerdir bu soruyla boğuşuyordu. Bir türlü çıkamıyordu işin içinden. Düşündükçe sorguluyor, sorguladıkça da bilinmez bir çıkmaza giriyordu. Okuduğu felsefe kitapları onu iyice sarp ve çetin bir yokuşa sürüklüyordu. Soruların ardı arkası kesilmiyordu:
“İyi de Allah varsa neden bu kadar adaletsizlik var dünyada”
“Her şeyi yaratan eğer Allah ise O’nu kim yarattı peki?”
“Nasıl olur da kıyamet kopacak ve bizler öldükten sonra tekrar dirileceğiz?”
“Allah kendinden büyük bir başka tanrı yaratabilir mi?”
“Allah neden kendisine ibadet etmemizi istiyor, O’nun ibadetimize ne ihtiyacı var ki?”
Ve sorular böyle devam ediyordu.
Artık kurtulmak istiyordu bu ızdıraptan, tüm çelişkilerden arınıp, gerçeğe ulaşmak istiyordu sadece. Önce şehirden uzak, doğayla iç içe bir tatil yapmaya karar verdi. Bunun için de iyice bir araştırma yaptı.
Bulunduğu şehre yakın bir tatil köyünde karar kıldı. Tam da istediği gibi bir yerdi. Çok yükseklerde, ağaçların, kuşların, çiçeklerin ve şelalelerin olduğu bir tatil köyüydü burası. Kafasını ancak böyle bir yerde dinleyebilirdi.
En tepede olan iki evden birini kiraladı. Daha ilk günden kendini çok huzurlu hissetmeye başladı. Bahçesindeki sardunyaları ve sterliçyaları görünce ise adeta mutluluktan uçuyordu. “Cennet böyle bir yer olmalı” diye söylenmeye başladı, her ne kadar cennete inanmıyorsa da.
Yan taraftaki evde de 70-75 yaşlarında yaşlı birinin yaşadığını öğrendi. Çevrede Suphi Dayı olarak bilinirmiş. Suphi Dayı şehre pek inmeyen, kendi halinde biriymiş. Doğrusu köylüler de onu çok tanımazmış. Suphi Dayı anlaşılan İnsanlardan kopuk, doğa ile baş başa bir hayat yaşamayı seçmiş biriydi.
Ali, günün yorgunluğunu atmak üzere yatağına girdi. Sabahki huzurdan eser kalmamıştı ama. Çünkü tekrar aynı soruyla karşılaşmıştı:
“Ya Allah varsa?”
Dayanamayıp yatağından fırladı. Bahçede sıcak bir kahve içmek iyi gelir diye düşündü, öyle de yaptı. Elinde kahve, beyninde çelişkiler ve bedeni gecenin sessizliğine bürünmüşken, gözleri Suphi Dayının evine kaydı. Evin ışıkları açıktı, anlaşılan Suphi Dayı da uyumamıştı. Ama ne yapıyor olabilirdi ki bu saatte?
“Acaba yanına gidip tanışsam, biraz muhabbet etsem mi” diye düşündü. “Bu geç saatte nasıl karşılar acaba” diye kendi kendine söylenirken, kendisini Suphi Dayının kapısında buldu. Ve tam kapıyı tıklatacakken Suphi Dayının kapıyı birden açtığını gördü. Kendisi çok korkmuştu ama Suphi Dayı gülümsüyordu. O gülümseme içindeki korkuyu silmeye yetmişti.
“Hoş geldin evladım, istersen bahçede oturalım, birer çay da içsek fena olmaz. Sen geç otur ben çayları alıp getiriyorum” dedi Suphi Dayı.
Ali şaşkındı. Daha tek kelime laf etmemişti. O da denileni yaptı ve Suphi Dayıyı beklemeye koyuldu. Çok geçmeden Suphi Dayı elinde çay sehpasıyla geliverdi.
Ali, bu sefer çabuk davranıp söze başladı: “Tek yaşamak zor değil mi Dayı?”
Suphi Dayı: “Ben tek yaşamıyorum ki evladım” dedi o tatlı gülümsemesiyle. Ve devam etti: “Yalnızlık Allah’a mahsustur. Ve Allah herkesle beraberdir. O bize şahdamarımızdan da daha yakındır”
Ali, fırsattan istifade ve bilmişlik edasıya: “Hangi Allah? O varsa neden ben göremiyorum?” dedi.
Suphi Dayı: “Seni, beni, her şeyi yoktan var eden Allah”. Ve devam etti: “Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler görür evladım.”
Ali birden şaşırdı. Az önceki havasından eser kalmamıştı. Suphi Dayı basit bir köylüye benzemiyordu. Ve soru sormaya devam etti: “Her şeyi var eden Allah’ı kim yarattı peki?”
Suphi Dayı: ”Ezelden var olan, ve ebede kadar da var olacak sonsuz bir kudretin başlangıcı olamaz evladım.”
Ali: “Peki bu Allah kendinden daha büyük bir tanrı yaratabilir mi?”
Suphi Dayı yine gülümsedi ve: “Anlaşılan sen biraz frengi okumuşsun evladım. Okumuşsun okumasına ama hakikati anlayamamışsın. Sorduğun soru mantıksız ve ayrıca ben felsefe düzenbazlıklarına da kulak asmam!” dedi sonlara doğru ses tonunu yükselterek.
Ali: “Nasıl yani felsefe düzenbazlıkları, binlerce filozof binlerce kitap yazdı, bunlara düzenbazlık demek haksızlık değil mi sizce?”
Suphi Dayı derin bir nefes çekti. Ali’nin elinden tutarak içeriye götürdü. Kilimin altından paslanmış bir anahtar çıkardı ve merdivenlerden yukarı, üst kata çıkmaya başladılar. Merdivenler baya tozluydu. Karşılarına yine tozlu bir kapı çıktı. Örümcek ağları adeta kapının her tarafını sarmıştı. Anlaşılan aylar, hatta senelerdir bu kapı açılmamıştı.
Suphi Dayı kilidi zorlayarak kapıyı açmayı başarabildi. Işıkları da yaktıktan sonra Ali’ye dönüp:
“Bak evladım, iyi bak. Şu gördüğün binlerce kitabı okudum. Sabahlara kadar bıkmadan usanmadan okudum. Ama onca kitabın arasında boğuldum ben. Ben Allah’ı bu kitaplar arasında bulmaya çalışırken iyice O’ndan uzaklaştım. Allah o kadar büyüktür ki kitaplara sığmaz. Allah o kadar büyüktür ki, yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa onun ilminin bir zerresini dahi yazamaz.”
Ali şaşırmıştı gene. Raflarda duran binlerce tozlanmış kitap.. “Bir filozof ile karşı karşıyayım” diye düşünmeye başladı. Ama nasıl olur da insan bunca kitap okuyup da artık değer vermez bunlara. “Bunun sebebi neydi böyle” diye düşünürken, Suphi Dayı devam etti:
“Eğer Allah’ı bulmak istiyorsan, Allah’ı bilmek istiyorsan başını kaldırıp kainata bakacaksın evladım. Ama önce kendine bakacaksın. Bir embriyodan nasıl insan suretine geldiğini düşüneceksin. Bir hücrenin harika mekanizmasına, atomun parçacıklarına bakacaksın. Hiç aklı, şuuru olmayan bir hücre bunca vazifeyi görebilir mi? Şuursuz akılsız olan tabiat, eşref-i mahlukat olan insanı yaratabilir mi?”
“Sonra ağaçlara, her sabah kokladığın sardunyalara bakacaksın. Yıldızların, gezegenlerin hareketine, yörüngelerine bakacaksın. Her şey harikulade bir şekilde kendi vazifesini yerine getiriyorken, tüm bunların kendi kendine olduğunu söylemek ve tüm bunları tabiata isnad etmek ahmaklıktan başka nedir?”
“Sonra sen, Allah bizi nasıl yeniden diriltecek diyorsun. Bil ki Allah bizi nasıl bidayeten inşa edip hayat vermişse, yine aynı şekilde diriltecek. İnsanı bir defa yaratan, neden ikinci defa yaratamasın ki. Hem görmüyor musun ki Allah her mevsim ağaçları, yeryüzünü yeniden inşa ediyor, hayat veriyor. Allah katında bu dünya hayatının son bulup ahiret hayatının başlaması kadar kolay ne olabilir ki?”
Suphi Dayı konuşuyor, konuştukça da Ali Hayretle onu dinliyordu Sohpetleri sabahın ilk ışıklarına dek sürerken benim bu öyküm de sabahın ilk ışıklarında son buluyor. Allah hidayeti Ali’ye nasip etti. İnşallah bizler de hidayete erenlerden oluruz. Çünkü gerçekten ömrümüz çok az ve yapmamız gereken işler de pek çoktur. Karşımızda ebedi bir saadeti kazanma veya kaybetme davası var. Bu yüzden bizler, bu kısa ömrümüzü en iyi şekilde geçirmekle mükellefiz.
Sevgiyle…